Dünya

Avrupa’da büyüyen ırkçılık ve göçmen karşıtlığı – Seçtiklerimiz

”Merkezdeki “sağ” ve “sol” partiler pek çok alanda politikalarını daha sağa, milliyetçi çizgiye yaklaştırarak “aşırı sağın yükselişini” sözümona engellemeye çalışıyorlar (…)”

Neoliberal sermaye birikim modelinin çoktandır küresel çapta tıkandığı, azami tekelci karlarını yeniden realize etmeye çalışan uluslararası tekelci grupların işçi sınıfına dönük saldırılarının vites büyüttüğü ve bunlarla birleşik olarak, emperyalist güç odaklarının kendi aralarındaki yeniden paylaşım mücadelelerinin derinleşip yaygınlaştığı son dönemde, dünya ölçeğinde yaşanan ekonomik-siyasi- toplumsal gelişmeler, sınıfsal çatışmaların ve ezilen dünya halkları ile emperyalist- kapitalizm arasındaki mücadelelerin, yakın planda, iki ana olgu dolayımıyla şekillenmekte olduğunu gösteriyor: Birisi emperyalist savaş-silahlanma-militarizm, diğeri, ırkçılık-milliyetçilik.

Bunlar birbirinden ayrı ya da kopuk değildir, tersine, birbirini besleyip büyütmektedir.

Her iki yöndeki gelişme ise, daha uzak planda, yani daha temelde, işçi sınıfı ve ezilen halklar üzerindeki emperyalist- kapitalist tahakkümün pekiştirilmesine, dünya proletaryası ile dünya burjuvazisi arasındaki -gerginleşen- emek-sermaye karşıtlığının sürdürülebilir kılınmasına hizmet etmektedir.

Çoktandır sınırlarına gelinmiş neoliberal sermaye birikim modeli, kapitalist krizin daha fazla derinleşmesine yol açmakla kalmamakta, tekelci azami karların küresel çapta realize edilmesini son derece zorlaştırmaktadır. Bu ise, artık genişletilemeyen dünya pazarı gerçeği ile birlikte yeryüzünün -ve kaynaklarının- yeniden paylaşımı kavgalarını, savaşları büyütmektedir.

Mali oligarşiler, aynı nedenle, içerde yani ulusal/yerel çapta işçi ve emekçiler üzerindeki baskıyı arttırmakta, onların ellerinde kalan kırıntı düzeyindeki ekonomik-sosyal-siyasal haklarını yok etmeye yönelmektedir. Bu noktada, emperyalist savaş, daha fazla silahlanma, toplumun daha fazla militaristleştirilmesi ve yükselen ırkçılık-milliyetçilik, büyük oranda örgütsüz ezilen sınıfların daha da takattan düşürülüp terbiye edilmesi için elverişli enstrümanlara dönüşmektedir.

Kapitalizmin krizi ve emperyalist devletler arasında dünyanın yeniden paylaşımı temelinde çıkarılan ve bundan sonra çıkarılmak istenen savaşlar aynı zamanda, toplumsal-siyasal planda alt-üst oluşları beraberinde getiriyor. Dünya burjuvazisi ve tek tek ülke burjuvazileri, emperyalist kapışma ve güç dengelerinin, küresel üretim-dağıtım-bölüşüm ilişkilerinin yanı sıra, sınıf mücadelelerinin de seyrine bağlı olarak kurulacak “yeni” dünyada pozisyon almanın hesaplarını yapmakta. Bu hesap, özellikle emperyalist ülkelerde, büyük sermaye sınıfının, coğrafi sınırların, “milli” ekonominin ve ulusal kimliklerin daha açıktan korunmasına kadar vardırılmış durumda.

AvrupalI emperyalist ülkelerde gördüğümüz üzere, göçmen-mülteci düşmanı uygulamaların burjuva siyasetçiler tarafından dolaysızca savunulması da dahil, geliştirilen ırkçı- faşist dalga, tüm bu etkenlerin şekil verdiği zeminde yükselmektedir.

Politikada ırkçılık ve burjuva siyasetinde yaşanan yeniden yapılanma

Avrupa genelinde, geleneksel burjuva partileri tarafından başlatılan, her alanda saldırganlığı da içeren sağcılaşma sürecini yeterli görmeyen, göç dalgalarına ve mültecilere karşı daha hızlı ve sert önlemlerin alınmasını isteyen aşırı sağcı, faşist, ırkçı parti ve hareketler ise yaratılan ulusalcı/milliyetçi atmosfer içerisinde kolay bir şekilde güç kazanabiliyorlar.

Avrupa’nın pek çok ülkesinde aşırı sağ, faşist partiler hızlı bir şekilde güç toplarken, geleneksel ve merkez burjuva partileri ise sürekli güç kaybediyor.

Merkezdeki “sağ” ve “sol” partiler pek çok alanda politikalarını daha sağa, milliyetçi çizgiye yaklaştırarak “aşırı sağın yükselişini” sözümona engellemeye çalışıyorlar fakat ırkçı-faşist kimliğini artık gizleme gereği bile duymayan partilerin daha da güçlenmeleri için zemin hazırlıyorlar.

Avrupa’da, ülkelere göre, kullandıkları konu ve argümanlar, kuruluş ve gelişim çizgileri farklılıklar göstermekle birlikte aşırı sağ ve ırkçı-faşist hareketler, elde ettikleri siyasi güç sayesinde birçok yerde hükümet, hükümet ortağı ya da ana muhalefet durumuna geldiler. Daha birkaç yıl öncesine kadar kapitalist devlet aygıtının kenarında sanki ona dışsalmış gibi görünen ırkçı-faşist hareketler, aşamalı olarak devlet aygıtının çıplak gözle görülebilir bir parçası olmayı, izlenen ekonomi-politikalarda daha doğrudan etkili olma seviyesini yakaladılar. Böylelikle, emperyalist-sömürgeci burjuva siyaseti, kendi özünde gizli olan ama sanki kendisinden ayrıksıymış gibi görünen biçimi, alt-üst oluşlar ve sürtünmeli süreçler eşliğinde de olsa, devletin yeniden yapılandırılması sürecinde devreye sokmaktadır.

Birçok ülkede sistemin diğer partileri ve devlet aygıtının, egemen burjuvazinin stratejik çıkarları gereği buna tepki göstermeden mevcut duruma uyum sağlama, ya da sözde “sistemin dışından” gelerek içine giren ırkçı-faşist hareketleri uyumlu hale getirmeye çalışıyor gibi bir görüntü çizmelerinin yanıltıcı olduğu açıktır. Bu yükselişin baş sorumlusu olan tekelci burjuvazi ve onun geleneksel partileri, sanki bütün olup bitenlerde sorumlulukları yokmuş gibi hareket ederek, ikiyüzlüce bir siyaset izliyorlar.

Değiştirilen “göç ve iltica” yasaları, göçmenlerin geriye itilmesi tartışmaları, vites büyüten göçmen düşmanlığı

Dünyanın geri kalanını sömürerek yüksek karlar devşiren emperyalist ülkeler, bununla yetinmeyip, küresel kapitalizmin yaşadığı krizlerin üstesinden gelmek, hiç değilse biraz olsun ötelemek için bağımlı ülkelerin üzerine daha fazla abanmakta, bu arada kendi aralarındaki rekabet ve yeniden paylaşım kavgalarını yine bu ülkeler dolayımıyla sürdürerek savaşı daha geniş coğrafyalara yaymaktadır.

Beri taraftan, savaşlardan, yoksulluk ve açlıktan kaçmaya çalışan bölge insanlarının dalgalar halinde yollara düşmesi karşısında bariyerler oluşturmak, onları kendi metropollerinin sınırlarının ötesinde tutmak için her yolu deniyor. AB (Avrupa Birliği)’nin, göç dalgalarına ön kesme yapması karşılığında Türkiye’ye büyük miktarda para vermesi örneğinde olduğu gibi kesenin ağzını açıyor; bu tür önlemlerin yetmediği durumlarda, ölüm yolculuğuna dönüşen göç yollarında hayatını kaybetmeyip bir şekilde Avrupa kıyılarına gelmeyi başaran göçmenleri geri iterek “üçüncü ülkelere” fırlatmanın hazırlıklarına girişiyor; daha da ileriye giderek, Almanya, Fransa gibi ülkelerde yıllardır yaşayanları bile sınır dışı etmenin adımlarını atıyor.

Söylemeye bile gerek yok ki, kışkırtılan ırkçılık ile iç içe işletilen bu süreç aynı zamanda, AvrupalI yerli işçi ve emekçiler üzerindeki kapitalist tahakkümü perçinlemenin, -vasıflı göçmen işçileri ülkeye kabul edip kölece çalışmaya mahkum ederek- ücret seviyelerini düşürmenin, emekçilerin diğer ekonomik- sosyal haklarını imha etmenin manivelasına dönüştürülüyor.

İngiltere’nin gündeme getirdiği Ruanda modeli

İngiltere’nin, “düzensiz” göçmenleri “üçüncü ülke” Ruanda’ya gönderme planı parlamentoda kabul edildi. Oylama öncesinde Başbakan Rishi Sunak, “Ruanda’ya nakillerin Temmuz ayında başlaması için çalıştıklarını” zaten söylemişti.

İngiltere ile Orta Afrika ülkesi Ruanda arasında yapılan bir anlaşmaya göre, kaçak yollarla ülkeye gelen mülteciler Ruanda’da kurulacak kamplara gönderilecek. Başvurular bu kamplarda ele alınacak.

İltica başvuruları kabul edilenler duruma göre İngiltere’ye getirilebilecek. İngiltere söz konusu modeli hayata geçirmek için Ruanda’ya ilk etapta 300 milyon euro verdi.

Almanya ise, şimdilerde, İngiltere tarafından gündeme getirilen “Ruanda modeli”ni gündemine almış durumda. Bu bile tek başına, Alman devletinin ve burjuva siyasetinin ikiyüzlülüğünü göstermekte.

Geçtiğimiz yıl, AfD’nin de içinde yer aldığı bir grup ırkçı-faşistin yaptığı -göçmenleri hızla sınır dışı edilmesi ve “tersine göç” planlarının tartışıldığı- gizli toplantının açığa çıkmasının ardından, “aşırı sağa karşı” olduğu görüntüsü çizen iktidar partileri ve kimi geleneksel burjuva partileri, göçmenlerin Ruanda modelinde olduğu üzere “üçüncü ülkelere gönderilmesi”ni gündeme getirebiliyor pervasızca.

Almanya’da “kaçak göçle mücadeleyi” temel çalışma alanlarından biri haline getiren Başbakan Olaf Scholz, bu konuda çalışmaların başlatılması emri verdi.

Muhafazakar Hristiyan Demokrat Parti (CDU/CSU) açık bir şekilde Ruanda Modeli’nden yana olduğunu ifade ederek bunun hayata geçirilmesi için hükümete çağrı yaptı. AB dışında olacak “üçüncü ülke”ler için çeşitli isimler sayılıyor.

Bunların başında Gürcistan ve Moldova geliyor. Almanya İçişleri Bakanı, Gürcistan’a giderek geri kabul anlaşması imzaladı. Benzer bir anlaşma İtalya ile Arnavutluk arasında da imzalandı.

“İşe yarar” göçmen işçilerin dışında kalanlara bariyer oluşturmada Almanya örneği

1993’e kadar Almanya’da “iltica uzlaşması” olarak adlandırılan uygulama geçerliydi. Bunun anlamı, “siyasi olarak zulüm gören her kişinin iltica hakkına sahip” olmasıydı.

Bu 1993’te kaldırıldı; daha doğrusu, bu, “güvenli bir üçüncü ülke” ya da AB ülkesi üzerinden gelen göçmenler tekrar oralara gönderilebildiği için önemli ölçüde sınırlandırıldı. “Dublin” prosedürü olarak bilinen bu uygulamaya, şimdi yeni bir “Ortak Avrupa Sığınma Sistemi” eklenecek.

Böylece, mültecilerin “sığınma işlemleri” sınırlarda gerçekleştirilecek. Mülteciler, her bir ülkenin sınırında kurulan toplama kamplarında hapsedilecektir. Geçtiğimiz yıl Haziran ayında AB ülkelerinin içişleri bakanları bir araya gelerek mültecilere yönelik “geri itme” adı verilen yeni yasaları görüştü.

Kuşkusuz başka “geri itmeler” de söz konusu. Türkiye ve Yunanistan üzerinden yapılan alçakça yöntemler sonucunda Akdeniz’de on binlerce insanın hayatını kaybettiği biliniyor.

Göç dalgalarına set çekmeye çalışan aynı Almanya, beri taraftan, “vasıflı” işçileri vize ile ülkeye getiriyor ve Almanya’da iş bulduklarında onları istihdam ediyor; “vasıfsız” işçileri zaten sınırlarda tutuyor, sınırlarda dağıtıyor ya da geri gönderiyor.

Özelde politik mültecilerin de yine sınırlarda tutulması öngörülüyor. Politik mültecilere yaklaşımda Alman devletinin sınıfsal tutumu netleşmiş durumda: Vize ile gelemeyen, siyasi olarak zulüm gören insanlar kilit altına alınacak!

Fransa’da yeni “göç ve iltica” yasası 2023 yılı başında Fransa içişleri Bakanı Gerald Darmanin’in parlamentoya sunduğu, 2024 yılında uygulanması düşünülen yasa tasarısı, kimi değişikliklerle birlikte kabul edildi.

“Göç ve İltica Yasası”, göçmenlerin “aile birleşimi” hakkını zorlaştıran, çalışmayan göçmenlere sosyal yardımlar ve konut yardımını “en az 30 ay mesleki faaliyette bulunma ve 5 yıl Fransa’da ikamet etme” şartına bağlayan, sağlık yardımlarını tümüyle kaldıran, çifte vatandaşların “suç işlemeleri durumunda” Fransız vatandaşlığını düşüren, yabancı öğrencilerin kabul edilmesi için depozit göstermesini içeren ağır koşullarla ve “aşırı sağın” onlarca yıldır talep ettiği yeni düzenlemelerle yasalaştı.

Irkçı-faşist partiler, yeni göç yasasının kabul edilmesinden duyduğu memnuniyeti gizlemedi. Yasa metninin “beklentilerinin de ötesinde” sertleştiğini söyleyen faşist Ulusal Bütünleşme (RN) partisi, “ideolojik zafer” ilan etti. RN lideri Marine Le Pen, “fikirlerimiz artık ülkede gündemi belirliyor” dedi.

Savaş ve ırkçılık sarmalında büyüyen tehdit Emperyalist savaş kışkırtıcılığının, silahlanmanın, toplumu militarize etmenin, ırkçılığı körüklemenin, burjuva devletin özünde, genetiğinde saklı olan faşist öğenin, yeri geldiğinde devreye sokulabilecek elverişli bir araç olduğuna dair en iyi örneklerden birini kuşkusuz Almanya’da görüyoruz yine.

Geçtiğimiz yıl AfD yöneticileri, Neonaziler, ırkçı milyarderler, iktidar ortaklarından CDU’nun aşırı sağcı kanadından kişilerin gerçekleştirdiği -2 ay sonrasında basına sızdırılan- gizli toplantı biliniyor.

Toplantıda Alman vatandaşlığını kazanmış olanlar dahil milyonlarca yabancının sınır dışı edilmesini içeren “Tersine Göç” planının tartışıldığı açığa çıkmıştı. Toplantıda konuşulanların dehşet vericiliği tehditin büyüklüğünü gözler önüne serdi.

Yapılan gizli plan aslında Alman burjuvazisinin ve devletinin yedekte tutulagelen planıdır. Bir çok coğrafyada süren savaşlara Ukrayna-Rusya’nın ardından İsrail-Filistin savaşının eklenmesiyle emperyalist dünya savaşı büyüyen ve yaklaşan bir tehlike halini aldı. Geçmişte Nazizm de benzer koşullarda güç toplayıp adım adım iktidara gelmişti.

Bugün Alman burjuvazisi ve işbaşındaki hükümet aynı hatta sinsice ilerliyor. Bir taraftan savaşa ve silahlanmaya daha fazla kaynak ayırıyor. Diğer taraftan işçileri, emekçileri, küçük çiftçileri kısacası halkı yoksullaştırıyor. Demokratik hak ve özgürlüklere saldırıyor. Yüz binler AfD’nin ırkçı planlarını sokaklarda lanetlerken Scholz Hükümeti iltica başvurusu reddedilenlerin sınır dışı işlemlerini hızlandıran yeni yasa tasarısını onaylıyordu. Bu yasa ile on binlerce mültecinin hızla sınır dışı edilmesinin önü açılmış oldu. Yasa tasarısı, polisin evlerde arama yapma yetkilerini de genişletiyor.

Tehlikenin boyutları yeterince açık! Buna karşı mücadelenin örgütlenme düzeyinin ne olması gerektiği de! Yerlisiyle göçmeniyle tüm emekçiler enternasyonal ve birleşik mücadeleyi örmenin, onu büyütmenin yollarını vakit geçirmeden bulmalı!

Paylaşın