Cenk Ağcabay, Umut Yazıları

G7’den İsviçre Barış Konferansı’na Savaş Hamleleri – Cenk Ağcabey

G7 Zirvesi İtalya’da sona erdi ve zirvenin sonuç bildirgesi açıklandı. Zirvenin en fazla ilgi çeken görüntüleri, ABD Başkanı Joe Biden’ın yönünü bir türlü bulamadığı ve dünya liderlerinin onun doğru yolu bulabilmesi için seferber oldukları anlara ilişkindi. Biden’ın bu tür görüntüleri artık klasikleşti ancak dünya liderlerinin “yolunu şaşırmış” bir adam için böylesine seferber olması aslında dünya durumuna dair çok şey anlatıyordu. Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin, Japonya’nın, İtalya’nın, Kanada’nın liderlerini böylesine seferber edebilmeyi ancak bir ABD başkanı başarabilirdi.
G7 Zirvesinin temel hedefine dair işaretler, G7 üyesi olmayan ama zirveye davet edilen diğer ülke liderlerinin varlığından anlaşılmıştı. Türkiye’den Tayyip Erdoğan, Hindistan’dan Narenda Modi, Brezilya’dan Lula Da Silva, Birleşik Arap Emirliklerinden Muhammed Bin Zayed zirveye davet edilen G7 üyesi olmayan ülkeleri temsil ediyordu. ABD başkanı Biden’dan senelerdir randevu alamayan Tayyip Erdoğan zirvenin ortak oturumunda Biden’ın yanındaki koltuğa oturtuldu ve Biden’la kısa da olsa sohbet etme olanağı tanınarak ödüllendirildi. Tayyip Erdoğan ödüllendirildi ancak zirveden hemen önce ABD ve İngiltere Rusya’ya yönelik yeni ekonomik yaptırımlar açıklamıştı ve bu çerçevede Türkiye’den 13 şirket yaptırım kapsamına alınmıştı. Birleşik Arap Emirlikleri merkezli bazı şirketlerin de yaptırım kapsamına alındığı zirveden hemen önce açıklanmıştı.
G7 üyesi olmayan ülkelerden gelen liderlerin ortak özelliği, Ukrayna savaşında Batı bloku yanında aktif olarak yer almayan ve Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlara katılmayan ülkeleri temsil etmeleriydi. Zirvenin sonuç bildirgesinde yer alan bir vurgu konuya ilişkindi; metinde ABD ve AB tarafından Rusya’nın petrol ürünlerine uygulanan fiyat sınırının kararlı bir biçimde uygulanması gerektiği vurgulanırken, fiyat sınırı üzerinde petrol taşıyan “Rus gölge filosuna karşı harekete geçilmesi” gerektiği belirtilmişti. Bu vurgu esas olarak zirveye davet edilen ve Ukrayna savaşından beri Rusya’dan petrol ürünleri alımını rekor seviyede yükselten Hindistan ve Rusya’yla petrol ürünleri ticaretini devam ettiren Türkiye’yi ilgilendiriyordu. Anlaşıldığı kadarıyla, G7 liderleri bu konuda misafirlerinin kulağını çekmişti. Zirvenin sonuç bildirgesindeki ifadelerle, misafirler bir kez daha umduğunu değil bulduğunu yemek zorunda bırakılmıştı.
Zirvede liderler arası görüşmelere ve toplantılara katılan üst düzey bir ABD yetkilisi, isminin verilmemesi koşuluyla gazetecilere kulis bilgileri aktardı. Bu yetkilinin verdiği bilgilere göre, zirve sırasında Hindistan başbakanı Modi ile özel bir görüşme gerçekleştiren Ukrayna devlet başkanı Zelenskiy, Modi’den Rusya’dan petrol ürünleri alımını sınırlamasını istedi. Modi’nin bu isteğe nasıl yanıt verdiği hakkında bilgi yoktu ancak bu görüşmenin yapıldığı sırada Rus ve Hindistan donanmalarına ait gemiler Akdeniz’de ortak bir tatbikat düzenliyordu. Modi’nin zirveye davet edilmesindeki temel hedeflerden biri, Rusya ile ilişkiler konusunda üzerinde baskıyı attırmaktı. Seçimlerden zayıflayarak çıkan Modi ülkesinde zor günlerden geçiyordu ve bu durum baskıyı arttırmak için ideal bir ortam oluşturuyordu
Zirvenin sonuç bildirgesi dünyanın gerçek durumu hakkında veriler sunması açısından önem taşıyordu. Daha önceki zirve bildirgelerinde daha çok “partner”, “ekonomik aktör” olarak anılan Çin’e bu kez tam 28 kez “kötücül bir güç” olarak atıf yapılmıştı. Çin’in kötücül bir güç olmasının nedenleri arasında, “Rusya’nın savaş makinesinin kurtarıcısı”, “Güney Çin Denizinde yoğunlaşan bir tehdit” ve “yüksek teknoloji endüstrilerinin ihtiyaç duyduğu kritik mineralleri alıkoymakla tehdit eden bir ekonomik aktör” olması gibi ögeler yer almıştı. Sonuç bildirgesinin dilini ve tonunu yorumlayan Amerikalı gazeteci Steven Endanger’e göre, zirve “Batı’daki kimi endişelere rağmen beklenmedik bir biçimde pürüzsüz” geçmişti. Pürüzsüzlük olarak ifade edilen esas olarak ABD’nin istediği dilin ve tonun sonuç bildirgesini belirlemesiydi.
Zirvenin sonuç bildirgesinde ABD’nin istediği “dilin ve tonun” hakim olmasını vurgulayan Endanger, zirvenin Batı’da Amerikan liderliğinin arkasında güçlü bir duruş yarattığını belirtti. Ona göre, Batı’da Amerikan liderliği arkasında güçlü bir duruşun oluşmasının nedenleri, Çin ve Rusya’nın meydan okumaları, zorlu Ukrayna ve Orta Doğu savaşları ve Batı hükümetlerinde ortaya çıkan siyasi güçsüzlüğün bir araya geldiği koşullardı. Gazetecilere açıklamalar yapan Amerikalı yetkili de aynı kanıdaydı, Çin’in Ukrayna’ya karşı savaşında Rusya’ya yardım sağlamadaki rolü ve ucuz mal üretimindeki “zararlı kapasite fazlası” sonuç bildirgesinde G7 liderleri tarafından Almanya’nın endişelerine rağmen Amerika’nın baskısıyla yerleştirilmişti.
Amerikalı yetkili, Amerikan tarafının zirvede sunduğu kapsamlı raporlarla, G7 liderlerine, Çin’in sadece Ukrayna savaşında Rusya’ya yardım etmekle kalmadığını aynı zamanda Rusya’ya sağladığı bazı çift kullanımlı ürünlerle Avrupa için de ciddi bir askeri tehlike oluşturduğunu anlattığını ifade etti. Yetkili ortaya çıkan sonucu şöyle özetledi: “Birkaç yıl önce ABD’nin Çin ile fazla çatışmacı olmasından endişe eden Avrupa ülkeleri, bu yıl Çinli şirketlere daha az bağımlı olan Batı merkezli daha sağlam tedarik zincirleri çağrısında bulunan bildiriyi imzaladı.” Amerikan yönetimi Avrupalı müttefiklerini sonunda daha sert bir Çin karşıtlığına ikna etmişti ve bu durum sonuç bildirgesine net bir biçimde yansıtılmıştı.
Çin yönetiminin görüşlerini yansıtan Global Times gazetesi, zirvenin ve sonuç bildirgesinin ele alındığı bir yazı yayınladı. Yazıda, “Özenle hazırlanan sonuç bildirgesinin” temel amacının “Çin’i suçlama ve ABD’nin gelecekteki çatışmalara zemin hazırlama olduğu” saptanmıştı. G7 üyesi olmayan ülkelerin zirveye davet edilmesinin “Küresel Güney ülkeleri arasında bölünmeler yaratmayı amaçladığı” belirtilmiş, G7’nin “gerçekte küresel jeo-politik rekabette ABD’nin bir aleti olduğunun” gözler önüne serildiği vurgulanmıştı. Global Times’a göre bu çabalar boşunaydı, hedefine ulaşamayacaktı.
Global Times’ın tespitlerinin doğruluğu zirveden bir gün sonra İsviçre’de düzenlenen “Ukrayna Barış Konferans”ında gözler önüne serildi. İsviçre’de düzenlenen barış konferansı G7 zirvesinden bir gün sonraya denk getirilmişti. Bu barış zirvesine savaşın asli taraflarından Rusya davet edilmemişti. Çin katılım davetini reddetmişti. Çin’in gerekçesi, savaşın asli taraflarından birinin davet edilmediği bir girişimin anlamsız olduğuydu. Barış zirvesi olarak adlandırılan girişimin esas olarak savaşı büyütmeyi hedefleyen bir NATO/ABD taktiği olduğu açıktı. Daha doğru bir ifadeyle, girişimin Ukrayna savaşının asli tarafı NATO/ABD’ye savaşta uluslararası bir meşruiyet zemini kazandırma hedefiyle düzenlendiği son derece belirgindi.
Ukrayna devlet başkanı Zelenskiy, İsviçre’de zirvede yaptığı konuşmada, zirveyi “büyük bir başarı”, “barış için tarih yapıldı” şeklinde değerlendirdi. Zirvenin sonunda İsviçre yönetiminin yaptığı açıklamaya göre, zirveye katılan ülkelerden, Birleşik Arap Emirlikleri, Meksika, Suudi Arabistan, Ermenistan, Tayland, Brezilya, Bahreyn, Slovakya, Güney Afrika, Hindistan, Endonezya zirvenin sonuç bildirgesine imza atmamıştı. Bu barış girişimi soytarılığının aslında ne anlama geldiği, yayınlanan ortak bildirideki şu ifadelerde açık biçimde gözler önüne serildi: “Barışa ulaşmanın tüm tarafların katılımını ve taraflar arasında diyaloğu gerektirdiğine inanıyoruz. Bu nedenle, tüm tarafların temsilcilerinin daha fazla katılımıyla yukarıda belirtilen alanlarda gelecekte somut adımlar atmaya karar verdik.” Eğer barış “tüm tarafların katılımı ve taraflar arasında diyalogla” kazanılacaksa barış konferansı adı altında bu NATO/ABD tiyatrosu neden sahnelendi?
İsviçre’de sahnelenen bu NATO/ABD tiyatrosunun nasıl geçtiğini en iyi anlatan İsviçre Konfederasyonu Başkanı Viola Amherd’in kapanış konuşmasında sarf ettiği sözlerdi. Amherd kalıcı bir çözümün her iki tarafı da içermesi gerektiğini söyledi ve şöyle devam etti: “Geriye önemli bir soru kalıyor: Rusya bu sürece nasıl ve ne zaman dahil edilebilir?” İsviçre Konfederasyonu Başkanı en başta sorması gereken soruyu ancak zirvenin sonunda anımsamıştı. Bunu neden anımsadığını da şöyle ifade etmişti: “Birçok açıklamanızda bunu duyduk.” Şaka gibi ama gerçek. Zirveye katılan ülkelerin temsilcileri, Türkiye’den Brezilya’ya, Endonezya’dan Suudi Arabistan’a “Rusya’nın yer almadığı bir zeminde çözümün tartışılmayacağını” ifade ederek konuşmalarına başladı. Amherd’e temel bir gerçeği anımsatan bu konuşmalardı.
Amherd’in konuşmasında ifade ettiği “geriye önemli bir soru kalıyor” sözü aslında nasıl bir tiyatronun sahnelenmeye çalışıldığının en açık göstergesiydi. NATO/ABD elindeki havuç ve sopaları kullanarak Ukrayna savaşında kendisiyle beraber hizalanmayan ülkeleri yola getirmeye çalışıyordu. G7 zirvesine G7 üyesi olmayan devlet temsilcilerinin davet edilmesi ve İsviçre’de sahnelenen soytarılık esas olarak Ukrayna savaşını büyütme hamlesinin bir veçhesi olarak planlanmıştı. İsviçre’de imzalanan sonuç bildirgesi, NATO/ABD açısından işlerin planlandığı gibi gitmediğinin bir göstergesi oldu. Yeni büyük savaş konjonktüründe kendi ittifak alanını güçlendirmek için bu hamleleri geliştiren NATO/ABD Avrupalı uysal müttefiklerinden daha farklı bir dünya gerçekliğiyle karşı karşıya olduğunu bir kez daha görmüş oldu.
İsviçre’deki konferansa katılan Hindistan temsilcisi Pavan Kapoor, konferansın sonuç bildirgesini neden imzalamadıkları yönündeki soruyu, “Yalnızca her iki taraf için de kabul edilebilir seçenekler kalıcı bir barışa yol açabilir” şeklinde yanıtladı. Güney Afrika temsilcisi aynı soruyu, “Girişimlerimiz Rusya ile Ukrayna arasındaki barışı zorlaştırmamalıdır” sözleriyle yanıtlarken aslında girişimin gerçek niteliğini de ortaya koydu. Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yaptığı konuşmada, barışa ulaşmak için tüm tarafların bir araya gelmesi gerektiğini belirtti ancak ABD isteklerine duyarlılığı nedeniyle bildirgeye imza atmaktan geri durmadı.
Gerek G7 zirvesi gerekse barış konferansı adı altında sahnelenen soytarılık, AB ülkelerinin ABD’nin büyük savaş hamlelerine uygun bir konumlanış içinde olduklarını daha görünür hale getirdi. AB ülkelerinin bu konumlanışı Avrupa halkları açısından büyük tehlikelerin habercisidir. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ortaya çıkan tablo, bu konumlanışın yarattığı huzursuzlukların ürünüdür. Avrupa egemenleri bu konumlanışta ısrar ettikleri sürece ekonomik ve siyasi istikrarsızlık daha da büyüyecektir. Avrupa’nın koşulları sol bir yükselişin olanaklarını olgunlaştırmaktadır.

Paylaşın